Yumurtalık – Bir Akdeniz İncisi

Hava çok sıcaktı. Adana yılın büyük bölümünde çok sıcaktır zaten. Hatta eminim ki “Adana” ve “sıcak” kelimeleri ile aynı cümlede bulundurduğum için “çok” oldukça mahcup olmuştur. Sıcak kelimesi Adana’nın yazını tanımlamak için artık yetersizdir ve bana sorarsanız bu cehennemi tanımlayabilecek yeni bir sıfat türetilmelidir. Bu bir güncelleme talebidir. Sıcağın freninin sıkça patladığı bu şehirde Yumurtalık ilçesi gibi benzersiz kaçış rampalarının bulunması da kaçınılmazdır.

Yumurtalık Sahili
Yumurtalık Sahili

Adana Sıcağı Nedir?

Çok bunaldığımız bir gündü. Ferahlamak tüm Adanalılar için yegane amaç konumundaydı. Amaca hizmet edecek her şeyin başımızın üstünde yer bulabileceği günlerin en acımasızıydı. “Yaylaya mı gidek? Denizde mi çimek? Aslında ne yapacan, bilün nü? Çadırın olacak, gidip Toroslar’ a çökecen” gibi Adana lisanında sorulup cevaplanmış kendinden cevaplı sorular beynimizde yer değiştirip duruyorlardı. Bakın, dikkat edin! Beynimizde sorular ve cevaplar oluşuyordu demiyorum. Bu sorular dünyaya gelen her Adanalı zihnin temel unsurlarıydı. İşte zihnimizde bu soruları serinletmeye çalışırken kardeşimden eşsiz bir öneri geldi. “Abi, denize gidelim”. Kalkıp alnından öpmek geldi içimden. Hayatta hiç bir öneriyi bu kadar mantıklı bulmamıştım. Hiç bir cümle bana bu kadar şairane gelmemişti. Mesele bu önerinin muhteşemliği değildi. Asıl mesele o sıcakta bunu düşünen onca insandan (onca insan dediğime bakmayın. Odada iki kişiydik) birinin akıl edip bu öneriyi söyleme dönüştürmesiydi.

Akla gelen en iyi seçenek Yumurtalık‘tı. Reddedilemez bu muazzam teklifi düşünmeden onayladım ki sebebi düşünmeye gerek olmadığından değil, erimekte olan beynime daha fazla hararet dalgası yaymaya niyetim olmamasıydı. Hemen hazırlandık. Hazırlık aşaması kısa sürdü. Neticede arabanın anahtarı, şort, terlik ve güneş kreminden oluşan kombinimizle kendimizi Yumurtalık’a girmek üzere iken bulduk. Yolun geri kalanını nasıl geldik hatırlıyorum tabi ki ama hangi erkek birinden ya da bir yerden kaçışını ballandıra ballandıra anlatır ki? Yumurtalığa varmıştık işte gerisini kurcalamayın. Arabanın bütün camları kapalıydı ve pek tabi klimayı da “dondur” modunda çalıştırıyordum. Fakat böylesi bir sıcakta ben bu moda “esiyür, esiyür babuş. Eğer yakan da olmazsa bu gece cıncık gibi yatarıh” modu diyordum. Bu cümlenin anlamını bir Adanalıdan iyi kimse bilemez.

Yumurtalık Sıcağı
Yumurtalık Sıcağı

Yumurtalık Hakkında Kısa Bir Ön Bilgi

Yumurtalık ilçesi Adana’nın güney doğusunda bulunan, Akdeniz’e kıyısı olan, küçük de olsa bir limana sahip güzel bir ilçesidir (coğrafi ve demografik yapıyla ilgili bilgiyi Yumurtalık yazı dizisinin ikinci bölümünde anlatacağım.) Araçtaki üç kişi de camları açsalar dışarıdan serin ve iyotlu bir deniz kokusu geleceğinin kesin bilincindeydi fakat zihinleri klimasız her ortamın kati suretle yüksek derecede nem ve ısıya sahip olduğunu da kabullenmişti. Bir bilginin bilincinde olup bu bilginin doğruluğunu hafızamızdaki tecrübelerin insafına bırakmak öğrenilmiş çaresizliğin ta kendisidir. Eğer siz bir Adanalı değilseniz burada dikkatinizi celbeden şey sıcaktan ziyade “araçtaki üç kişi” tamlaması olmalıdır. Sıcak biz Adanalıların sorunudur, onu siz bize bırakın.

Evet üç kişiydik araçta. Adana sıcağından kaçarken teyzemlerin evinin önünden geçtiğimiz sırada kuzenimi de yanımıza almıştık. 29 kuzenimden biri olan bu kuzenim ayrıca yaşça en küçük olanlarıydı. “Adana’dan kaçışınızı anlatmıyorsun ama kuzen detayını da atlamıyorsun” diyebilirsiniz. Unutmayın ki bir kavgada ağzı burnu darmadağın edilmiş birisiyle tanışırsanız size anlatacağı yumruklar, yediği değil attığı yumruklar olacaktır.

Yumurtalık
Yumurtalık

Yumurtalık Adana şehir merkezinden 94 km uzaklıktadır. Otoyoldan Ceyhan’a doğru devam edip Ceyhan çıkışından güneye doğru ilerlerseniz çok rahat bir yolculukla hedefe ulaşırsınız. Yumurtalık’a ulaşmak için en güzel yoldur. Zaten başka da adam akıllı bir yol yoktur.

Yumurtalık’a vardıktan sonra hemen aracı bir yere park edip kendimizi kumsala attık. Zaten deniz üniformamızla (!) geldiğimiz için ekstra bir hazırlığa gerek yoktu. Yanımıza mümkün olduğunca az eşya aldık. Kumsala gittik ve bir dakika bile duraksamadan Akdeniz’in ılık sularına kendimizi bırakıverdik. “Ilık değil serin olacaktı o” dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikle bir konuda anlaşalım. Eğer Adana il sınırları içindeyseniz ve yaz aylarındaysanız serin ve soğuk kelimelerini bir kenara bırakmalısınız. Çünkü bu kelimeler bahsini ettiğim şartlarda tatilde olacaklarından kendilerini bu tip cümlelerde kullanamazsınız.

Yaşadığım Şaşkınlık

Denizin dibi kumdu, Zeminde tek bir taş ve yabancı tek bir madde yoktu. Su oldukça temizdi. Yumurtalık sahili Yumurtalık Belediyesi‘nin denetim ve kontrolündedir ve şunu söyleyebilirim ki kesinlikle o yaz işlerini iyi yapmışlardı. Kumsal oldukça düzenli ve temizdi. Duş muslukları çalışır durumdaydı. Talebi karşılayacak sayıda soyunma-giyinme kabini mevcuttu. Şezlonglar sağlam ve ucuzdu. Tuvaletler hemen ulaşabileceğimiz bir mesafedeydi ve gerçekten oldukça temizdi. Bir turizmci olarak çok sayıda turistik yer gördüm fakat hiç biri beni Yumurtalık kadar şaşırtmadı. Çevrede gözümüzü ve sağlığımızı bozacak bir unsur görünmüyordu. İnsanlar suyun tadını çıkarabiliyor, eğlenebiliyorlardı. Bizim için de o an beklentimiz sadece buydu.

Çok fazla kalmadık. Günü birlik bir geziydi ve derdimiz ferahlamaktı. Kalmayı düşünmedik. O nedenle otel aramadık. Eğer aramış olsaydık otelden daha muazzam pansiyonlar vardı. Gittik, çimdik ve döndük. Tertemiz ve oldukça pratik bir deneyimdi. Bu arada söylemeden geçmek istemiyorum: Bu gezi benim Yumurtalık’a yaptığım ilk ziyaretti. Daha önce hiç gitme fırsatım olmamıştı. İki saat kaldık ama gerçekten oldukça mutlu ayrılmıştık oradan. Bu yüzden de bir sonraki yıl ailece ve gerçekten 5 yıldızlı bir resorttakinden daha da konforlu bir tatil yapmama vesile olan harikulade anılarla dönmüştüm. Bir sonraki yazımda da size Yumurtalık’ta kalabileceğiniz enfes bir pansiyon önereceğim. Adana’da gezilecek yerlerin en güzellerinden bir tanesidir. Gidip kaldığınız zaman kesinlikle bana teşekkür edeceksiniz.

Lütfen takipte kalın. Sevgilerle

Adana Derbisi Şöhretini Neye Borçlu?

Bazı Anadolu illerinin aksine Adana‘nın futbolda iki büyük kulübü var ve bu kulüpler büyük bir rekabet içinde. Bu iki takım arasında oynanan maçlar, Adana Derbisi olarak adlandırılır. Bu derbinin tarafları ise 1940’ta kurulan Adana Demirspor ve 1954’te kurulan Adanaspor’dur. Her iki takımın taraftarları da Adana’nın gerçek takımının kendi tuttukları takım olduğunu düşünürler. Hatta yer yer birbirlerine ağır ithamlarda bulunurlar.

AdanaDerbisi
Adana Derbisi

Peki, Adana Derbisi neden Dünya çapında tanınmış bir derbi değil? Neden Galatasaray – Fenerbahçe, Boca Juniors – River Plate, Celtic – Glasgow Rangers, Manchester City – Manchester United, Inter – Milan derbileri meşhur olamadı? Rekabet yeterince yüksek değil mi?

Aslında iki takım ve taraftarları arasındaki rekabet olağanüstü bir düzeyde. Yukarıda adını andığım derbilerden daha az değil. Hatta bir zamanlar Dünya çapında olmasa bile Türkiye çapında oldukça bilinen ve konuşulan bir derbi idi. Fakat Adana’nın ekonomik alanda gerilemesi sporu da etkiledi ve Adana kulüpleri alt liglere düştüler.

Her iki Adana takımı da şu an Süper Lig’de bulunmasa bile alt liglerde bu rekabet devam ediyor. Hadi bu iki kulübü yakından tanıyalım ve derbi hakkında bazı bilgiler verelim. Fakat iki kulübün de genel olarak tarihine çok yer vermeyeceğiz, bunlar başka yazı konuları. Bu yazıda ağırlıklı olarak aralarındaki rekabete odaklanacağız.

Adana Demirspor

Daha önce kurulduğu için önce Adana Demirspor’u (ADS) tanıyalım. ADS kurulmadan önce de Adana’nın başka futbol kulüpleri vardı ama bunların hiçbiri tam anlamıyla şehir takımı olamamıştı. Bu takımlar Adana İdmanyurdu, Torosspor, Seyhanspor, Millî Mensucat, Adana Türk Ocağı, Adana Sümerspor ve Muallim Mektebi’dir.

AdanaDemirspor
Adana Demirspor

ADS aslında devletin inisiyatifiyle kurulmuş olan bir takımdır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında genç nüfusun önemli bir kısmı silah altına alınmıştı ve Türkiye’nin savaşa girme olasılığına karşı hazırda bekliyordu. Öte yandan bir de silah altına alınmamış bir nüfus vardı ve gerektiğinde onlar da çağrılacaktı. Bu nüfusun da bir şekilde spor yapması ve zinde olması gerekiyordu.

Sivil Savunma Mükellefiyeti adlı yasa ile 500’den fazla eleman çalıştıran kamu ve özel sektör girişimlerinin bir spor kulübü kurması zorunlu kılındı. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) bünyesinde de farklı illerde Demirspor adlı spor kulüpleri kuruldu. Bunlardan biri de Adana’da bulunan TCDD 6. İşletme Bölge Müdürlüğü içinde kurulan Adana Demirspor’dur. Tıpkı diğer Demirsporlarda olduğu gibi ADS’nin de logosunda TCDD’nin simgesi vardır. Kulübün ilk binası Adana Tren Garı’nın hemen yanı başında yer alıp bugün müze olarak kullanılmaktadır.

Adanaspor

Adana Demirspor Adana halkının bir kısmı tarafından tutulurken bir kısmı da tutmamıştı. 1954’te Adanaspor’un (AS) da kurulması ile birlikte ADS aradığı ezeli rakibi buldu. İstanbul ve İzmir’den sonra Anadolu’daki ilk derbi heyecanı Adana’da yaşanmaya başlandı.

adanasporlu
Adanaspor

ADS, TCDD’nin içinde kurulmuş ve halk tarafından benimsenerek büyük bir Adana takımı olmuştur. AS ise Adana’daki Adana İdmanyurdu, Akınspor ve Torosspor’un birleşmesiyle doğdu. Bu takımlardan kimi kuruluşta yer aldı, kimi de sonradan katıldı. Böylece Adanaspor da bir Adana takımı oldu.

Adanaspor’un turuncu ve beyaz renkleri Çukurova ekonomisinde çok önemli bir yere sahip olan portakal ve pamuğu simgeler. Hatta pamuğu kulübün logosunda da görmekteyiz.

Neden bütün Adanalılar ADS’yi benimsemedi de AS doğdu? AS taraftarlarına göre ADS’nin, Demiryolları kökenli bir takım olması nedeniyle Adana halkının bir kısmı onun bir Adana takımı değil, bir Ankara takımı olduğunu düşündü. Öte yandan var olan diğer Adana takımları ise ADS ile rekabet edecek düzeyde bir şehir takımı değildi. Adana’daki bazı kulüplerinin birleşmesi ve Adana esnafının bu sürece destek vermesi sayesinde Adanaspor ortaya çıkmıştır. ADS taraftarlarına göre ADS’nin büyümesinden rant alamayanlar kendi kulüplerini kurmuştur.

Taraftarlar Ne Düşünüyorlar?

Peki bu iki büyük kulübün taraftarları kendi takımları ve ezeli rakipleri hakkında ne düşünüyorlar?

Adanaspor taraftarları ile başlayalım. Onlar, Adana’nın gerçek takımının Adanaspor olduğuna inanıyorlar. Adana Demirspor, Ankara’dan yönetilen bir kurum tarafından kurulmuştur ve hiçbir zaman gerçekten Adanalı olamamıştır. ADS’yi ayrıca yolsuzluk ve rant ile ilişkili tutarlar. Şehrin ve şehirdeki yerel yönetimlerin kaynaklarının Adanalı bile olmayan bir takıma aktarıldığı iddia ederler. Onların gözünde Adanaspor, Adanalı olmayı ve Adana’nın sömürülmesine karşı olmayı temsil eder.

Peki ya Adana Demirspor taraftarları? Onlar da Adana’nın gerçek takımının Adana Demirspor olduğuna ve Adanaspor’un bir Adana takımı olmadığına inanıyorlar. Bu konudaki iddialarını üç nedene dayandırıyorlar. Birincisi, ADS her ne kadar TCDD içinde kurulsa da sonuçta Adanalı demiryolu işçileri tarafından kurulmuştur. Yani ortada şehre yabancı bir olgu yoktur. Hatta Adanaspor’un kuruluşunda da TFF’nin şehir takımları kurdurma furyasının etkili olduğunu ileri sürerek onun da Ankara’dan gelen direktifle kurulduğunu söylerler. İkincisi, Adana halkının çoğunluğun ADS taraftarı olduğunu, yani AS’yi benimsemediğini söylerler. Üçüncüsü ise Adanaspor’un bir anonim şirket olmasıdır. Bu nedenle ADS taraftarları onun Adana halkına değil, sadece şirketin sahibi olan kişiye ait olduğunu söylerler. Adanaspor’un kuruluşunda ise ADS’nin prestijinden faydalanamayan rantçıların rol aldığına inanırlar.

Yani ortada kim gerçek Adanalı kavgası var. Fakat bununla da sınırlı değil. ADS taraftarlarına göre ortada bir de sınıf çatışması var. Pek çok ADS taraftarı; kendi takımlarını, demiryolu işçileri tarafından kurulmuş olmasından ötürü, bir işçi takımı olarak görürken AS’yi de burjuva takımı olarak görür. Hatta anonim şirket olmasından ötürü AS’nin endüstriyel futbolu temsil ettiğini ve kendilerinin buna karşı olduğunu düşünürler.

AS taraftarları ise bunu inandırıcı bulmaz. Çünkü onların gözünde hem ADS bir rantçı takımıdır ve o da basbayağı endüstriyel futbolu temsil eder hem de AS’nin toplumun daha alttaki sınıflarından da ADS kadar destek aldığını söylerler.

Ilımlı Taraftarlar da Var

Elbette her iki takım taraftarlarının arasında herkes bu kadar keskin düşüncelere sahip değil. Her ikisini de Adana takımı olarak gören ve rekabetin daha dostça olması gerektiğini düşünen taraftarlar da az değil. Hatta onların çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda söz ettiğim keskin düşünceler bütün taraftarları bağlamıyor. Her iki takımı da birden destekleyen ve Süper Lig’de görmek isteyen Adanalılar da az değil.

Hatta ve hatta bu iki kulübün tek bir kulüp çatısı altında birleşmesi gerektiğine inanan Adanalılar da var. Adana takımlarının birleşmesini isteyenler ise bunu iki şekilde gerekçelendirir. Birincisi, iki takımın olması Adana halkındaki birlik ve beraberlik ruhuna zarar vermektedir. İkincisi ise Adana’nın İstanbul, Ankara ya da İzmir kadar büyük bir şehir olmaması ve şehrin ekonomik, kitlesel, siyasi ve diğer kaynaklarının iki takıma aynı anda yetmemesidir. Birleşme isteyenler, eğer iki kulüp birleşirse ortaya çıkacak yeni takımın başarıdan başarıya koşacağına inanırlar. Fakat bugüne kadar bu iki kulübü birleştirebilen olmadı. Galatasaray ile Fenerbahçe’yi birleştirmek ne kadar zorsa Adanaspor ile Adana Demirspor’u birleştirmek de o kadar zor kabul edilmektedir.

Bu iki kulübün birleşmesine karşı çıkanlar önemli bir noktaya parmak basıyorlar: Adana Derbisi, Adana kültürünün en önemli parçalarından biridir, bereketidir. Adana’nın en renkli yönlerini temsil eder. Eğer birleşirlerse Adana bu güzellikten mahrum kalacaktır.

Rekabetin Tarihçesi

Adana Demirspor 70’lere kadar bölgesel ligde fırtına gibi esti ve daha sonra 1960-61’de Birinci Lige (şimdiki Süper Lig) üç büyük il dışından katılan ilk takım oldu. Ulusal mücadelelerde de önemli başarılar elde etti.

ADS 1970’lere kadar altın çağını yaşar. Ondan sonra Adanaspor altın çağını yaşamaya başlar. 1973-74 sezonunda Adana, üç büyük il haricinde Birinci Ligde aynı anda birden fazla takımı bulunan ilk il olur. Bu kez de Adanaspor 70’li ve 80’li yıllara damga vurur. Birinci Ligde önemli dereceler elde eder ve Türkiye’yi Avrupa’da temsil eder.

90’lar ve 2000’lerde ise Adana’nın ekonomik gerilemesine paralel olarak Adana takımları da gerileme sürecine girer. 1995’te Adana Demirspor şimdiki Süper Lig’den düştü ve hâlâ dönebilmiş değil. Adanaspor ise 2004’te Süper Lig’den düştü ve geçen sürede sadece 2016’da bir seneliğine dönebildi. Hatta her iki takım da çok kötü günler gördü, yok olmanın eşiğine geldi. Adana Demirspor üçüncü lige kadar düştü. Adanaspor ise daha da aşağı düştü ve kapanıp yeniden kuruldu.

Günümüzdeyse durumları biraz daha düzeldi ve her ikisi de 1. Lig’deler ve Süper Lig’e çıkmak için mücadele ediyorlar. Bu arada birbirleriyle de karşılaşıyorlar.

Peki bu derbiler nasıl sonuçlandı? İlk derbi 18 Kasım 1956’da Adana 5 Ocak Stadı’nda oynandı ve ADS’nin 7-0’lık galibiyeti ile sonuçlandı. ADS, 16 yıllık bir kulüptü ve Çukurova’nın en güçlü takımı olmuştu. AS ise henüz iki yıllık bir takımdı, tecrübesizdi ama daha sonra bu yenilginin acısını çıkaracaktı.

Bu iki takım bugüne kadar 59 kere karşılaştı. Adanaspor 22 kere kazandı. Adana Demirspor 15 kere kazandı. 22 maç da berabere sonuçlandı. En son maç bu yıl 30 Nisan’da oynandı ve 0-0 berabere sonuçlandı.

Derbi Ortamı

Peki Adana’ya gelip de Adana Derbisi ortamını yaşamak ister miydiniz? Sadece maç izlemekten söz etmiyoruz, onu TV’den de yapabilirsiniz. Asıl önemli olan oradaki ortam. Bütün şehir ADS’nin renkleri olan mavi-laciverte ve AS’nin renkleri olan turuncu-beyaza boyanıyor. Stadın çevresinde mangallar kuruluyor. İki takımın tarafları gün boyu şehir merkezinde dolaşıp marşlar ve şarkılar söylüyorlar, birbirlerini iğneliyorlar. Arada tatsız olaylar da yaşanmıyor değil ama büyük çoğunluk kavga etmek yerine iğnelemeyi tercih ediyor.

Adana Derbisi5Ocak
Adana Derbisi 5 Ocak stadyumu

Maç saati geldiğinde ise takımlar sahada, taraftarlar da tribünlerde mücadeleye başlıyor. Bu konuda eskiden şöyle bir âdet vardı: Hangi tarafın ev sahibi, hangi tarafın konuk olduğuna bakılmaksızın stadyum ortadan ikiye ayrılır ve taraflara eşit paylaştırılırdı. Adana Derbisi ‘nin olduğu gün Adana takımları arasında ev sahibi ve misafir diye bir şey olmazdı, herkes ev sahibi idi. Dostluğun simgesi olan bu âdet günümüzde ortadan kalktı ve taraftarlar da bundan rahatsız. Umarız değişir. Fakat değişmeyen bir şey var: ADS’nin taraftar grubu olan Şimşekler kuzey kale arkasını, AS’nin taraftar grubu olan Turbeyler ise güney kale arkasını alıyor.

Adana’ya yeni, modern ve daha büyük bir stadyum yapılıyor ve önümüzdeki sezon kullanıma açılması bekleniyor. Bu da derbideki bilet sıkıntısını azaltacaktır. Adana’ya yolu düşecek olan herkese bu seyahatlerini mümkünse derbi gününe denk getirmelerini ve bu muhteşem atmosferi yaşamalarını tavsiye ederiz. Ve umarız şehrin yöneticileri de derbideki turizm potansiyelini fark ederler.

Stadyumadana
Yeni Adana Stadı

Adanaspor‘un önümüzdeki sezonda 1. Lig’de olacağı kesin. Adana Demirspor‘un ise playofflara katılma şansı yakalayabilirse Süper Lig’e çıkma olasılığı var. Önümüzdeki sezon da Adana Derbisi izleyebilecek miyiz, yakında öğreneceğiz.

Ben Adana takımlarının gelecekte aynı anda Süper Lig’de bulunabileceklerine inanıyorum. Çünkü turizm, girişimcilik ve tarım potansiyeli ile Adana gelecekte ekonomik olarak yeniden yükselişe geçme potansiyeline sahip. Bu, spora da yansıyacaktır.

Yaşar Kemal – Hemite

“Heykelin etrafındaki kayaların Hemite Dağı’ndan getirildiğini söyledi Zülfü Livaneli ve ekledi, ‘Bu kayaları taşıyanlardan biri de Tarık Akan’dı’. Andık ve çok duygulandık. Söyleştik, yaad ettik ve hissettik.”

Çukurova’nın bereketli topraklarından yükselen ve adını tüm dünyaya duyurmayı başaran kaleminin gücünü yaşadığı her ana yansıtan bir değerdir Yaşar Kemal. Yaşadığı süre zarfında sayısız eser kaleme alan bu büyük yazar kendine has üslubu ve betimlemeleriyle adını ölümsüzleştirmeyi başarmıştır. Neredeyse bütün eserleri ile büyük yankı uyandıran Yaşar Kemal’i , dünya ilk olarak İnce Memed ile tanımıştır. Bu ölümsüz eser aslında sadece Yaşar Kemal’i değil doğduğu toprakları da vitrine taşımıştır.

yaşar kemal
Yaşar Kemal

Yaşar Kemal kitapları, benim yazıya döküp hakkında bilgi verebileceğim bir konunun çok çok ötesindedir. Bu şaheserler sadece okunabilen değil aynı zamanda konuşabilen, konuşup kendini anlatabilen eserlerdir. Doğduğu bu topraklarda, Çukurova’da yankılanan İnce Memed’in isyanı dünyanın her yerinden duyulmuş ve arzın en ücra köşesindeki edebiyat severlerin bile kalplerini titretmiştir. Kağıda dökülmeden önce vücut bulmaya başladığı o eşsiz zihin bunu neye borçludur? Nereden beslenmiştir? Kudretini hangi kaynaktan almıştır? İşte o kaynağı yani Büyük Usta’nın doğduğu toprağı, gölgesinde dinlendiği ağacı, sıcaktan bunaldığında girip yüzdüğü Ceyhan Nehri’ni görme şerefine nail olduğum için kendimi çok şanslı hissettiğimi söylemekten gurur duyarak bu yazıyı yazıyorum.

Zülfü Livaneli (Sağda) - Ayşe Semiha Baban (Ortada)
Zülfü Livaneli (Sağda) – Ayşe Semiha Baban (Ortada)

Anısına Yaşar Kemal Günleri

Başkan Zeydan Karalar’ın önderliğinde ve Seyhan Belediyesi’nin büyük katkılarıyla düzenlenen Yaşar Kemal Günleri etkinliği kapsamında yurdun bir çok yerinden Adana’ya akın etmişti insanlar. Kim bilir, belki vefa duygusu ya da belki de o büyük ruhu hissedebilme umuduyla… Sanatçılar, yazarlar, politikacılar, çocuklar, gençler, yaşlılar yani kalbi edebiyat için atan, Yaşar Kemal sevgisiyle dolmuş taşmış bireyler sel olup akmıştı Adana’ya. Bu sevgi şehrin her yerindeydi. Sokaklarında, ovasında, tarlalarında, insanlarında ve hatta etkinliğe ev sahipliği yapan salonun adındaydı.

Hemite

Bu etkinlik kapsamında yapılan en önemli işlerden biri Yaşar Kemal’in doğduğu köyü, Hemite’yi ziyaret etmek olmuştu. Hemite Çukurova’nın kuzeyinde Osmaniye ilinin Kadirli ilçesine 23 kilometrelik bir uzaklıktadır. Osmaniye-Kadirli yolunun Ceyhan Nehri ile kesiştiği köprübaşı noktasında bulunan köy üzerinde Hemite Kalesi’nin bulunduğu bir tepenin yamacına çepeçevre yayılmıştır. Bu tepenin üzerinde bir ermişin mezarı bulunmaktadır. Hamit Dede olarak bilinen bu ermiş aynı zamanda köyün adını aldığı zattır. Yaşar Kemal de kitaplarından biri olan Binboğalar Efsanesi’nin son bölümünde Hamit Dede’yi anmıştır.

Hemite
Hemite

“Lokman Hekim” olarak anılan Anavarzalı Dioscorides’in de bir dönem bu yörede yaşadığı rivayet edilmektedir. “Yaşar Kemal’in bir çok eserinde kendisinden sıkça söz etmesinin sebebi buymuş demek ki” diye düşünmeden edemiyor insan.

Köyün içinde bir kaç insanın dinlenmekte olduğu bir kahvehanede soluklanıyoruz. Grubumuzda Zülfü Livaneli, Nebil Özgentürk ve Yaşar Kemal’in eşi Ayşe Semiha Baban dahil daha bir çok değerli ve tanınmış insan bulunmasına rağmen yöre halkı tarafından çok sade bir grupmuşuz gibi çok doğal ve çok samimi karşılandık. Dünya Çapında bir yazarın çıktığı bu yöreden, Dünya halklarının tanıdığı bir ustaya aşina olan bu insanlardan grubumuzdaki şöhretler için izdiham beklediğimi düşününce utandığımı anımsıyorum şimdi.

Ustayı Anmak

Sonraki durağımız Yaşar Kemal Parkı’ydı. Geniş bir ağaçlık alandaydık. Bir süre daha yürüdükten sonra Ustanın doğup büyüdüğü o zamanların evi şimdi ise Yaşar Kemal Müzesi olarak hizmet veren yapının önüne geldik. Duygulandık. Fotoğraflar çektik, çekildik. Biraz dinlendikten sonra parkın sonuna uzanan bir yolu yürümeye başladık.

Yaşar Keaml Parkı
Yaşar Kemal Parkı

Yaşar Kemal ve İnce Memed

Bir Heykelin önündeydik. Beline kadar yapılmış bir heykeldi. Genç bir delikanlı tasvir edilmişti heykelde. Belden aşağısı kayalıkların arasındaymış gibi duruyordu. Uzun boylu ve ince yapılıydı. İnce Memed’di O. Kitaptaki satırlar canlandı gözümde. Kitap mı bu heykele göre yazılmıştı yoksa heykel mi kitaba göre yontulmuştu anlamak olanaksızdı. Heykelin etrafındaki kayaların Hemite Dağı’ndan getirildiğini söyledi Zülfü Livaneli ve ekledi, “Bu kayaları taşıyanlardan biri de Tarık Akan’dı”. Andık ve çok duygulandık. Söyleştik, yad ettik ve hissettik. Yaşar Kemal’in toprakları İnce Memed’in köyüydü ve kitaplarda anlatıldığı gibiydi. Ne bir eksik ne de bir fazla…

İnce Memed Heykeli
İnce Memed Heykeli

Çukurova Yaşar Kemal demekti. Ve İnce Memed… İnce Memed ve Yaşar Kemal yüz yüze bakan iki ayna gibidir. Aralarına girseniz yüzünüzü birine dönmüş, sırtınızı da ötekine yaslamış olursunuz.

Taşköprü: Dünyanın Kullanılan En Eski Köprüsü

Aslında eskiden daha uzun ve daha dar bir köprüydü. 21 gözden oluşuyordu, fakat Seyhan Nehri’nin ıslahı sırasında köprünün yedi gözü toprak altında kaldı. Bir zamanlar var olan taç kapıları da bu nedenden ötürü günümüzde yok. Ayrıca köprü daha sonra genişletilerek şu anki genişliğine ulaştı.

Adana’nın simgesi olmuş tarihî eserleri sayacak olsak ilk akla gelenlerden birisi hiç şüphesiz Taşköprü ‘dür. Adana Köprü Başı adlı türküye konu olan köprünün ta kendisidir. Adana’ya gezmeye gelen bir kişinin görülecek yerler listesinin olmazsa olmazlarındandır. Peki bu köprü hakkında ne biliyoruz?

Taş köprü
Taşköprü


Taşköprü’nün Özellikleri

Taşköprü, Adana‘nın ortasından geçen Seyhan Nehri’nin üzerinde yer alıyor. Seyhan ile Yüreğir ilçelerini birbirine bağlıyor. 310 metre uzunluğunda ve 11,4 metre genişliğinde. Köprü tam 14 adet gözden oluşuyor.

Aslında eskiden daha uzun ve daha dar bir köprüydü. 21 gözden oluşuyordu, fakat Seyhan Nehri’nin ıslahı sırasında köprünün yedi gözü toprak altında kaldı. Bir zamanlar var olan taç kapıları da bu nedenden ötürü günümüzde yok. Ayrıca köprü daha sonra genişletilerek şu anki genişliğine ulaştı.


Taşköprü’yü Kimler Yaptı?

Taşköprü ‘yü kimin ya da kimlerin yaptığı ile ilgili çeşitli rivayetler var. Köprünün yapılış tarihi ile ilgili tezlerin kimi günümüzden 1700 yıl öncesini kimi de günümüzden 3500 yıl öncesini gösteriyor.

En eski zamana işaret eden teori, Taşköprü ‘nün Hititler zamanında başka bir krallık tarafından yapıldığı. Bu teorinin tek dayanak noktası ise Hitit Kralı I. Arnuwanda’nın M.Ö. 1550 tarihli olduğu düşünülen bir kitabesi. Kitabede aynen şu cümle yer alıyor:

Adania denilen bir şehirle savaştım. Önünden bir nehir akıyordu. Nehrin üzerinde de bir köprü vardı.

Adana bölgesinin Hitit kayıtlarındaki isminin Uru Adania olduğu Boğazköy Metinleri olarak da bilinen M.Ö. 1650 yılına ait bir Hitit tabletinden biliniyor. Bu nedenle Taşköprü’nün 3500 yıllık bir köprü olduğu rivayet edilmekte. Tabii bunu yeterli kanıt saymayan tarihçiler de var. Başka bir köprü olması da mümkün. Bu nedenle başka teoriler de var.

Hititlere dayanan bir başka rivayete göre ise Kral Hattuşili Suriye’ye sefere gitmek üzere Adana’dan geçerken bu köprüyü yaptırmış.

Günümüzde yaygın olarak kabul edilen başka görüş ise köprünün, M.S. 1. ve 2. yüzyıllar arasında yaşamış olan Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yaptırıldığı. Bu teoriyi dile getiren ise 1850’li yıllarda Adana’yı ziyaret eden tarihçi Victor Langlois. Kendisi, Hadrianus Kitabesi’nde böyle yazıldığını dile getirmiş ama günümüzde bu kitabe kayıp.

Ve son olarak köprünün yine Roma döneminde M.S. 4. yüzyılda Mimar Auxentius tarafından yaptırıldığı da teoriler arasında. Üstelik en yaygın kabul gören teori de budur. Adana Arkeoloji Müzesi‘ndeki Yunanca bir kitabede aşağıdaki satırlar yazıyor:

Gerçek şu ki Auxentius, bu mucize senin iktidarın sayesinde oldu… Daha önceleri, tecrübesiz olan çok kişinin çeşitli teşebbüsleri olmuştu. Fakat onların girişimleri Tarsus Çayı’nın dalgaları için bile zayıf olmuştur. Sen ise buradaki köprüyü, kemerlerin üzerinde, ebediyet için kurmuşsun…

Hangi teori doğru olursa olsun şu bir gerçek ki Taşköprü çok ama çok eski bir köprü.


Taşköprü’nün Tarihi

Taşköprü, yapıldığı günden beri defalarca restore edildi ve bazı değişikliklere uğratıldı. İlk olarak 6. yüzyılda Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus zamanında çok büyük bir onarımdan geçtiği düşünülmektedir.

Evliya Çelebi’nin yazdıklarına göre 9. yüzyılda Abbasi Halifesi Memun tarafından köprünün girişlerine kapı ve mazgallar ilave edilmiş. Halife Harun Reşid ise köprüyü bir kale ile birleştirmiş. Kalenin bazı izleri günümüzde de mevcut.

Taşköprü, Osmanlı döneminde de restorasyon sürecinden geçti. III. Ahmet, Abdülmecid ve II. Abdülhamit dönemlerinde onarımlar yapıldı.

Cumhuriyet döneminde ise iki kere restorasyon yapıldı. İlki 1948’de Karayolları tarafından yapıldı. İkincisi ise 2006’da Adana Büyükşehir Kent Konseyi ile Mimarlar Odası’nın yaptırdığı restorasyon.


Hâlâ Kullanımda Olması

Taşköprü; ister 1700 yıllık olsun, ister 3500 yıllık olsun, dünyanın hâlâ kullanımda olan en eski köprüsüdür. Günümüzde yaya ve bisiklet trafiğine açık olup fotoğraf çektirmek isteyen turistleri de ağırlamaktadır. Karşıyaka’dan Tepebağ’a yaya olarak gitmek için tercih edilebilir.

Aslında son restorasyondan önce araç trafiğine de açıktı. Hatta üzerinde dolmuşların geçtiğini kendi gözlerimle görmüştüm. Tabii ki bu, köprüyü yıpratan bir şey ve bir tarihî eser için kabul edilemez. Bu nedenle doğru bir karar alındı ve araç trafiğine kapatıldı. Şu an sadece yaya ve bisiklet trafiğine açık.


Taşköprü’yü Neden Görmelisiniz?

Taşköprü, Büyük Saat Kulesi ile birlikte Adana’nın simgesidir. Adana Büyükşehir Belediyesi ve Adana Valiliği’nin logolarında da bu ikisini birlikte görebilirsiniz. Dünyanın hâlen kullanılan en eski köprüsü olması nedeniyle sadece Adana değil, tüm dünya için önemli bir tarihî eserdir.

Taşköprü üzerinde bir yürüyüş yapabilir, Seyhan Nehri’nin manzarasını seyredebilir, selfie çekebilirsiniz. Ayrıca köprü üzerinden Merkez Cami, Tarihî Kız Lisesi ve Tepebağ Mahallesi, Sinema Müzesi, Atatürk Evi, Hilton ve Sheraton Otelleri görülebilir. Hatta daha uzakta, nehir kenarındaki Clocks Kulesi ve Çukurova Üniversitesi binaları da görülmekte. Tüm bunlar bir araya gelince olağanüstü bir manzara ortaya çıkmakta.

Adana’ya gelirken seyahat programınıza Taşköprü’yü mutlaka dâhil edin. Eğer bir tura katılarak gelecekseniz tur programında Taşköprü’nün olup olmadığını kontrol edin.

Antik Efes ‘i Bu Yaz Mutlaka Ziyaret Edin…

Bir ticaret şehriydi Efes. Bunu da hemen kıyısında bulunduğu Ege Denizi’ne borçluydu. Evet yanlış okumadınız. Efes eskiden bir liman kentiydi.

Ephesus (Efes)

2018 yılının yaz mevsiminde bir çok yer gezdik, çok değerli tecrübeler edindik. Bunlardan beni en çok etkileyen yerlerin başında tabi ki Antik Efes geliyor. Her

Liman Kenti Antik Efes

Efes’in tarihi günümüzden iki bin yıl öncesine dayanmaktadır. Kentin hayatta olduğu dönemde dünyanın en güçlü ve en büyük şehirlerinden biri olma özelliği vardı. Bir ticaret şehriydi Efes. Bunu da hemen kıyısında bulunduğu Ege Denizi’ne borçluydu. Evet yanlış okumadınız. Efes eskiden bir liman kentiydi. Yıllar geçtikçe küresel bazda yaşanan coğrafi değişiklikler eskiden liman kenti olan Efes’i bulunduğu vadinin ortasında terk edilmiş bir harabe olmaya mahkûm etti.

Liman kenti Efes

Antik Efes gezimiz başlı başına bir efsaneydi. Harabelerin bulunduğu bölgeye kendi aracımızla gittik. Kentin iki girişi vardı. Aracımızı park ettiğimiz nokta aşağıdaki girişiydi. O noktadan başlayarak şehri gezmeyi tercih etseydik yokuş yukarı tırmanıp tepedeki ikinci (Magnesia Girişi) girişe ulaşacaktık. Bu durumda tekrar geziye başladığımız ilk noktaya dönmemiz gerekeceğinden bu seçeneği değerlendirmeyip başka bir yol tercih ettik. Tepedeki noktaya faytonla ulaşıp oradan gezimize başladık.

Efes’te Eski Bir Dost: Bereket Tanrısı

Başlama noktasına ulaştığımızda Efes’e özgü hediyelik eşya satan bir kaç küçük dükkan karşıladı bizi. Ağustos ortasında yaptığımız bu geziden edindiğimiz en önemli tecrübelerden ilki “sakın şapkasız çıkmayın!” oldu.
Bu antik harabelerin kapladığı alan inanın bana azımsanacak bir alan değil. Bu noktada tavsiyemiz bu geziyi ya sabahın erken saatlerinde ya da akşama doğru yapmanız olacak.

Antik Efes

Hediyelik eşya dükkanlarının önünde şapka seçerken benim dikkatimi çeken komik bir heykelcik oldu. Dünyanın bildiği benim de üniversite yıllarından hatırladığım (bir daha da unutamadığım) o heykelciğin imitasyonları aslından oldukça büyük halleri ile karşımdaydı. Bereket Tanrısı‘ndan bahsediyorum. Neden o dükkanlarda o kadar çok sayıda bulunduklarını da daha sonra anlamıştım.

Antik Efes’in girişinde bir kaç resmi kokartlı turist rehberi yanımıza gelip bize rehber isteyip istemeyeceğimizi sordular. Bu noktada çok faydasını göreceğiniz ikinci can alıcı tavsiyemi vereceğim. Kesinlikle Efes’i bir rehber eşliğinde gezin. Ben, özellikle fiyatı duyduğumda bir rehberden yardım almayı istememiştim. Ne olacak? Üç- beş harabe, bir kaç heykel… Zaten yanlarında mutlaka bilgi panoları da vardır diye düşünmüştüm. Evet, var. Fakat önce harabeye boş boş bakıp sonra tabelanın önüne gidip bilgileri okumak öğlen sıcağının altında bana sonrasında hiç de mantıklı gelmedi. Giriş noktasında bekleyen rehberlerin yanına dönüp bir tanesine kısık sesle “bana yardımcı olabilir misiniz?” diye sorduğumda gayet nazik bir tonda “hay hay efendim” cevabını almak gezinin sonunda 150 TL vereceğim düşüncesini tabii ki silemedi ve bu nedenle çok da hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim.

Başlangıçtaki Sürpriz

Başlamadan önce bir ağacın gölgesinde ön bilgilendirmede bulundu. Sağınıza bakın dedi. Sağımızda kırmızı topraktan yapılma yan yana dizilmiş bir kaç su kanalı duruyordu. Antik şehrin ortasına resmen boru döşemişiz diye düşünürken rehberimizden “bunların en yenisi 2000 yıldan daha eski diye” bir cümle duyunca bir tarih âşığı olarak kendime geldim, canlandım.

Efes Mermerli Yol

Ve Efes gezisi başladı. Rehberimiz öyle şeyler anlatıyordu ki etrafımızda kalabalık bir kitle oluşmaya başlamıştı. Yanımızdan geçen insanlar durup onu dinliyorlardı. Rehber kalabalık bir gruba tiyatral bir üslupla bilgiler sunuyordu. Büyük gruplar halinde gezen insanlar ise bu sunumdan büyük bir keyifle faydalanıyorlardı ve hiç tanımadığım bu grubun dinleti ziyafetinin ücretini de ben ödeyecektim. Hoşnut değildim ancak rehberimiz duruma el koydu. Kendisini dinleyenlere teşekkür ederek ücretini benim ödeyeceğimi söyleyip eğer ödemeye ortak olurlar ise bu anlatıma devam edeceğini belirtti. İki saniye sonra rehberimizle baş başa kaldık.

Mozaikli yol, siyasal, zengin üst sınav ile fakir alt sınıfın şehre dağılımı, taraçalı villalar, muhteşem hikayesiyle “tuvalet” ve şu anda aklıma gelmeyen daha bir çok enfes konuyu dinleyip öğrendikten sonra dünyaca ünlü Efes Kütüphanesi’nin önüne gelmiştik.

Efes’in Kurnaz Politikacıları

Antik Efes Antik Kütüphane

Bu kütüphanenin ellili yıllarda aslına uygun bir şekilde restore edildiğini ve Antik Efes’in en iyi restorasyon çalışması olduğunu öğrendik. Bütün güzelliği ve heybetiyle iki bin yıldan daha eski bir kütüphane karşımızda ihtişamını sergiliyordu. Kütüphanenin tam karşısında ise bir aşk evi (genelev) vardı ve kütüphane ile bir tünel vasıtasıyla birbirlerine bağlıydılar. Genelevi ziyaret eden politikacılar ziyaretlerinin sonunda oradan çıkarken görülmelerinin hoş bir durum olmayacağını bildiklerinden bu tüneli kullanarak kütüphaneye ulaşıyorlarmış. Bu sayede genelev müdavimi bir seks düşkünü gibi görünüp itibarlarının zedelenmesinden kendilerini korumuş oluyorlarmış. Çok kurnazca değil mi?

Antik Efes’te Hazine Değerindeki Ayrıntı

Tapınak ve Aşk evi

Aşk evi ise döneminin ziyaretçileri için ne kadar değerliydi bilmiyorum ama bizim çağımızda özellikle tarihe aşık insanlar için bir hazine konumunda diyebilirim. Çünkü yazımın başlarında da belirttiğim Bereket Tanrısı heykelciğinin aslının bulunduğu yer işte tam da burasıymış. Heykelcik diyorum çünkü boyutları bilinenin aksine çok küçük ve şimdilerde Efes harabelerinin çok yakınında bir müze de sergileniyor. Boyutu küçük ama işlevi büyük dedikleri cinsten bir heykelcik.

Victoria
Victoria

Sadece Bereket Tanrısı değil Antik Efes’in bize miras bıraktıkları. 50 bin kişilik kapasitesiyle döneminin en büyük antik tiyatrosu da yine bu kentte ve dimdik ayakta. Dahası var Nike adı ile bildiğimiz spor malzemeleri üreten dünyaca ünlü markanın Logosu da yine bu kentteki bir heykelden esinlenerek yapılmış. Heykeldeki karakter Yunan Mitolojisinde bir tanrıça olan Victoria’dır. Victoria İngilizcedeki Victory kelimesinin kökenini oluşturmaktadır. Türkçede zafer anlamına gelmektedir. Spor malzemeleri üreten ve satan bir firmanın da motivasyon kaynağı olarak böyle bir logoyu taşıması hem akla çok uygun hem de ticari açıdan çok yerinde bir karar olmuş.

Işığın Kaynağı Bilginin Kadri

Gezinin sonunda rehberimizle vedalaşırken şu cümleyi söylediğimi hatırlıyorum. “150 TL dediğinizde bu ücreti hak edecek ne anlatacak bize diye sormuştum kendi kendime ama şu anda tüm samimiyetimle şunu söyleyebilirim ki sizin anlattıklarınız sayesinde Efes benim ve ailemin kalbinde artık eşsiz bir yerde.” O gün Antik Efes hakkında duyduğum en ufak bilgi gözümün önüne Antik Efes’in o heybetli kütüphanesini getirdi. O kütüphane Efes’te Antik tiyatrodan sonra gördüğüm en büyük yapıydı. O kadar özenilerek yapılmış olmasının nedenini tabii ki karşısında aşk evi olmasına bağlamıyorum. Bilginin ışığının aydınlatamayacağı karanlık yoktur. Bilmek çok değerlidir ve ona ulaşmak için yaptığınız fedakarlığı karşılıksız bırakmaz. Belki de biraz da bu yüzden restorasyonu yapılmış onca eserin içinde en çok özenilerek restore edilen de oydu. Ve yine belki de bu yüzdendi üstü tamamen toprakla kapanıp yüzlerce yıl sonra gün ışığına çıkarıldığında en hayranlık veren eser oluşu. Kim bilir? Gidip bir de siz görün derim. Bakalım siz neler düşüneceksiniz.

Antik tiyatro